Bir dünya klasiği olan vadideki zambak'ı konuşan çoğu kişi romanı büyük ve imkansız bir aşk hikayesi olarak anlatıyor. Kitabı okumaya başlamadan önce benim de beklentim buydu. Ancak romanı bitirdiğimde aklımda en çok kalan şey aşkın kendisinden çok karakterlerin yaşadığı iç çatışmalar oldu.
roman, Felix de Vandenesse'in çocukluk ve gençlik yıllarındaki yalnızlığını anlatarak başlıyor. Sevgi görmeden büyümüş olması, onun karakterini anlamak açısından oldukça önemli. Çünkü Felix'in hayatı boyunca aradığı şey yalnızca aşk değil; aynı zamanda ait olabileceği bir yer ve kendisini değerli hissettirecek bir insandı.
Henriette de Mortsauf ile karşılaşması da tam bu noktada gerçekleşiyor. İlk başta bu karşılaşma klasik bir aşk hikayesinin başlangıcı gibi görünüyor. Felix, Henriette'e büyük bir hayranlık duyuyor. Henriette ise mutsuz bir evlilik içinde, ağır sorumluluklar taşıyan ve sürekli fedakarlık yapmak zorunda kalan bir kadın.
roman ilerledikçe Henriette karakterinin beni en çok etkileyen kişilerden biri olduğunu fark ettim. Çünkü roman boyunca neredeyse herkes kendi mutluluğunun peşinden giderken Henriette sürekli başkaları için yaşıyor. Eşi için, çocukları için, toplumsal kurallar için ve hatta Felix için...
Bazen Henriette'in hayatını okurken insan ister istemez yoruluyor. Çünkü karakterin omuzlarındaki yük hiç hafiflemiyor. Sürekli kendini geri plana atıyor ve duygularını bastırıyor. romanın hüzünlü taraflarından biri de bu aslında. Henriette'in trajedisi yalnızca sevdiği adama kavuşamaması değil, hayatı boyunca kendisi için yaşayamaması.
Felix karakterine baktığımda ise daha karmaşık bir tablo görüyorum. Onun Henriette'e duyduğu sevginin samimi olduğuna inanıyorum. Ancak zaman zaman bu sevginin içinde büyük bir hayranlık da var. Félix, Henriette'i yalnızca sevdiği bir kadın olarak değil; aynı zamanda örnek aldığı, kendisini geliştiren ve hayatına yön veren biri olarak görüyor.
Bu yüzden kitap boyunca beni en çok şaşırtan olaylardan biri Lady Dudley ile olan ilişkisiydi. Çünkü romanın büyük bölümünde Henriette'in fikirlerine değer veren, onun yönlendirmelerini takip eden, ona derin bir bağlılık duyan ve hatta ona tapan bir Felix görüyoruz. Bu nedenle Lady Dudley ile yakınlaşması beni ciddi anlamda hayal kırıklığına uğrattı.
Bir yanda Henriette'in temsil ettiği sadakat, fedakarlık ve ahlaki ideal vardı; diğer yanda Lady Dudley'nin temsil ettiği tutku ve cazibe. Felix'in bu noktada yaptığı seçim, onun düşündüğüm kadar kusursuz bir aşık olmadığını gösterdi.
Burada beni düşündüren bir diğer konu ise Felix'in Lady Dudley'yi seçtikten sonra ona karşı hislerinin değişmesiydi. Henriette, Lady Dudley ile tanıştıktan sonra Felix'e onun peşinden gitmesini söyler ve Felix de bunu yapar. Fakat çok geçmeden Lady Dudley'nin davranışları ona itici gelmeye başlar. Hatta bu bölümleri İngiliz ve Fransız kadınının özelliklerini karşılaştırarak yapar. Lady Dudley'e hayran olduğu özellikler bu kez gözüne batarken, Henriette'in zarafetini ve fedakarlığını özlemeye ve onu yüceltmeye başlar. Bu bölümleri okurken Felix'in ulaşamadığı şeyleri gözünde büyüttüğünü düşündüm. Çünkü istediğine kavuştuğunda aradığı mutluluğu yine bulamıyor.
Kitabın ilerleyen bölümlerinde Lady Dudley ile Henriette arasındaki karşıtlık daha da belirginleşiyor. Henriette ölçülülüğü ve özveriyi temsil ederken, Lady Dudley daha özgür ve tutkulu bir karakter olarak karşımıza çıkıyor. Bu karşıtlık yalnızca iki kadın arasındaki farkı göstermek için kullanılmıyor; aynı zamanda Felix'in iç çatışmasını da görünür hale getiriyor.
honore de balzac'ın en başarılı olduğu noktalardan biri de bence bu. Hikayeyi yalnızca "kavuşamayan aşıklar" üzerinden anlatmıyor. Karakterlerin yaşadığı toplumsal baskıları, görev duygusunu ve dönemin ahlak anlayışını da sürekli hissettiriyor.
romanın sonlarına doğru ise hikaye giderek daha hüzünlü bir hal alıyor. Başından beri hissedilen o ulaşılmazlık duygusu artık tamamen belirginleşiyor. Karakterler birbirlerini sevseler de bu sevgi onları mutlu etmeye yetmiyor.
Ancak beni en çok etkileyen bölüm Henriette'in ölümünden sonra Felix'e bıraktığı mektup oldu. Özellikle şu sitem cümlesini okuduğumda uzun süre etkisinden çıkamadım: "Size kıskanç, ölesiye kıskanç olduğumu söylememiş miydim? Bakın işte ölüyorum."
Çünkü roman boyunca duygularını kontrol altında tutan, fedakarlığı seçen ve çoğu zaman kendi mutluluğunu ikinci plana atan Henriette'in içindeki kırgınlığı ilk kez bu kadar açık gördüm. Bu cümlede yalnızca bir kıskançlık değil, sevdiği insanı kaybetmenin acısı, bastırılmış duygular ve geç kalmış bir sitem vardı. Ancak burada anlatılan kıskançlık sıradan bir kıskançlık değil. Sevilen insanı paylaşamamanın, ona tamamen sahip olamamanın ve onu yavaş yavaş kaybettiğini görmenin verdiği derin bir acı.
Henriette hayatı boyunca güçlü görünmeye çalışıyor, duygularını kontrol altında tutuyor ve doğru olanı yapmaya çabalıyor. Fakat o mektupta ilk kez tüm savunmalarını bırakıyor. Bence romanın en dokunaklı yanı da burada saklı. Çünkü Henriette'in bütün fedakarlıkları, bütün suskunlukları ve bütün sevgisi sanki o cümlede özetleniyor.
Kitabı bitirdiğimde geriye bende büyük bir romantik aşk hikayesinden çok fedakarlığın, vazgeçişin ve geç kalmış duyguların hikayesi kaldı. Felix sevgiyi arıyordu, Henriette ise sevgiyi yaşamak yerine korumaya çalışıyordu. Belki de bu yüzden ikisi de istedikleri mutluluğa hiçbir zaman ulaşamadı.
vadideki zambak'ı benim için unutulmaz yapan şey de tam olarak bu oldu. roman yalnızca kavuşamayan iki insanı anlatmıyor; bazen en büyük acının söylenemeyen duygular, ertelenen mutluluklar ve çok geç gelen fark edişler olduğunu da gösteriyor.