June 4, 2026 at 05:36 PM
MARTIN EDEN
Bu yazı, bir dünya klasiği olan Martin Eden romanında Martin’in Ruth’a olan duygularının gerçek bir aşk mı yoksa onun temsil ettiği üst sınıf ve farklı bir yaşam biçimine duyulan hayranlık ve ulaşma isteği mi olduğunu sorguluyor.
Bir dünya klasiği olan Martin Eden hakkında konuşan çoğu kişinin en çok kitabın sonundan etkilendiğini görüyorum. Elbette kitabın finali sarsıcı ve uzun süre insanın aklında kalıyor. Ancak ben kitabı bitirdikten sonra kendimi bambaşka bir noktaya takılmış halde buldum. Benim aklımı kurcalayan şey, Martin’in Ruth’a gerçekten aşık olup olmadığıydı.
Kitabın başlarında Martin’in Ruth’a duyduğu hayranlık oldukça belirgin. Ruth’un konuşma şekli, eğitim seviyesi, yaşadığı çevre ve hayatındaki düzen Martin’i derinden etkiliyor. Hatta onun yanında konuşurken bile çekiniyor. Bu bölümleri okurken Ruth’un Martin’in hayatındaki dönüm noktası olacağını düşünmüştüm. Sanki Martin, Ruth sayesinde kendini geliştirecek ve hayatında yeni bir sayfa açacaktı.
Ancak Kitap ilerledikçe bu ilişkiye farklı gözle bakmaya başladım. Çünkü London, ilk karşılaşma sahnesinde okurlar için bazı ipuçları bırakıyor. Martin, Ruth’u dinlemekten çok onu seyretmeye meyilli. Onun söyledikleri değil; nasıl konuştuğu, nasıl durduğu, bulunduğu ortamı nasıl doldurduğu Martin’i etkiliyor. Bu durum bana bir aşkın değil, bir projeksiyonun anatomisi gibi göründü.
Kitap ilerledikçe Martin’in davranışları da beni düşündürmeye başladı. Ruth onunla birlikte bir gelecek kurmak istiyor, çeşitli öneriler sunuyor ve daha güvenli yollar göstermeye çalışıyordu. Buna rağmen Martin onu dinlemiyordu. Yazarlık hayalinden vazgeçmiyor, başarısızlık üstüne başarısızlık yaşasa da kendi bildiği yolda ilerlemeye devam ediyordu.
Bu noktada Martin’in kararlılığı etkileyici görünse de aklımda başka bir soru oluştu: Eğer Ruth onun hayatındaki en önemli kişiyse, neden onun düşüncelerine bu kadar uzak kalıyordu?
Bence bunun cevabı tam da şurada saklı. Martin Ruth’u dinlemiyor, çünkü Ruth’un önerileri aslında onun zihninde inşa ettiği o ideale ihanet ediyordu. Ruth ona “güvenli ol, uyum sağla, vazgeç” diyor. Oysa Martin’in hayal ettiği Ruth —o yüce ve erişilmez figür— böyle sıradan şeyler söylemezdi. Gerçek Ruth konuştukça, Martin’in yarattığı Ruth imgesi yavaş yavaş çökmeye başlıyor. Belki de Martin’in onu dinlememesinin nedeni buydu: Gerçek Ruth, ideal Ruth’u mahvediyordu.
Daha sonra Martin’in ilgisinin giderek Ruth’tan uzaklaşıp başarıya yöneldiğini hissettim. Yazarlıkta başarı elde etmeye başladığında dikkatimi çeken şeylerden biri de buydu. Çünkü Martin kazandığı parayı ya da elde ettiği başarıyı Ruth ile ortak bir hayat kurmak için kullanmaktan çok, çevresindeki kişiler için harcıyordu. Özellikle evinde yaşayan kadın ve çocuklara destek olduğu bölümlerde Ruth’un yaşadığı hayal kırıklığını hissetmemek benim için zordu.
Eğer Martin Ruth’u gerçekten sevmiş olsaydı, başarı onları birleştiren bir köprü olurdu. Ama başarı geldiğinde Martin’in Ruth’a olan “ihtiyacı” da ortadan kalkıyor. Bu, bana göre London’ın okuyucuya verdiği en büyük ipuçlarından biri.
Martin Ruth’u bilinçli olarak bir araç gibi kullanmıyordu belki. Ancak Ruth, farkında olmadan Martin’in içindeki bir işlevi yerine getiriyordu: Ona bir hedef, bir yön ve bir neden sunuyordu. Hedef gerçekleşince işlev de sona erdi.
İşte tam bu noktada kendime şu soruyu sormaya başladım: Martin Ruth’u gerçekten seviyor muydu, yoksa Ruth’un temsil ettiği dünyaya ulaşmaya mı çalışıyordu?
Belki de Martin başlangıçta gerçekten Ruth’a karşı bir şeyler hissediyordu. Ancak zamanla bu duyguların içine hayranlık, hırs ve sınıf atlama arzusu karıştı. Ruth artık yalnızca sevdiği bir kadın değil; eğitimli, saygın ve ulaşılması zor bir dünyanın sembolü haline gelmişti. Belki de Martin’in ilk görüşte vurulduğu şey Ruth’un kendisi kadar, onun temsil ettiği yaşam biçimiydi.
Ancak Martin bu dünyaya ulaştığında da tatmin olmaz. Burjuva çevresi ona boş ve yüzeysel gelir; entelektüel figürler beklentisini karşılamaz; Ruth ise gözünde sıradanlaşır. Böylece Martin ne ait olduğu sınıfa dönebilir ne de yükseldiği dünyada kalabilir. İki dünya arasında, hiçbir yere ait olmayan bir konumda sıkışır.
Sonuçta romanın merkezinde yalnızca bir aşk hikayesi değil, bir aidiyet ve kimlik arayışı vardır. Martin Eden bu anlamda bir romantik hikayeden çok, insanın kendine bir yer bulma çabasının romanıdır. Bu çaba ise çoğu zaman aşkı, insan ilişkilerini ve hatta başarıyı bile aşan bir boşluk hissi yaratır.
Bu açıdan bakıldığında belki de Martin hayatında hiç gerçekten bir şeye aşık olmadı. Hep bir sonraki kıyıya kürek çekti ve o kıyıya ulaştığında da denizin kendisi anlamsızlaştı.